İnsan Kendi Vicdanını Nasıl Kandıyor? | Algı, Haklılık ve Yüzleşme Üzerine
İnsan bazen “haklı olmak” ile “kendini korumak” arasındaki farkı ayırt edemiyor. Çünkü bahaneler çoğu zaman gerçekle yüzleşmekten değil, insanın kendi içinde sakladığı karanlığı dışarıya sürgün etme ihtiyacından doğuyor. Kabul edemediğimiz her şey için bir suçlu yaratıyoruz. Bir olay, bir insan, bir travma, bir sistem… Sonra da kendi hikâyemizde masum kalmaya devam ediyoruz. Ama insanın en büyük kör noktası, kendi vicdanını ikna edebilme yeteneği olabilir.
Algılarımız da tam burada devreye giriyor. Çünkü gerçeklik dediğimiz şey, çoğu zaman çıplak bir hakikat değil; zihnimizin onu taşıyabildiği kadarı. Herkes aynı olaya bakıyor ama başka bir evren görüyor. Çünkü herkes kendi yarasının frekansından duyuyor hayatı. Kimisi terk edilmekten konuşuyor, kimisi güçsüz kalmaktan, kimisi sevilmemekten… Ve insanlar çoğu zaman birbirlerini değil, kendi iç yankılarını duyuyor.
Belki de mesele hiçbir zaman haklı ya da haksız olmak değildi. Belki mesele, aynı gerçekliğin içinde yaşasak bile aynı bilinç katmanında bulunmadığımızı fark etmekti. Bir insan seni yok edemiyorsa, bunun sebebi onun güçsüz olması değil; senin artık onun kurduğu gerçekliğe ait olmaman olabilir. Çünkü insan ancak kendi içinde var ettiği şey tarafından yıkılabilir. Kabul etmediğin bir karanlık seni içeriden çürütür, ama farkına vardığın anda etkisini kaybetmeye başlar.
İşte yüzleşme tam olarak burada başlıyor. Birini suçlamayı bıraktığında değil sadece; kendini de savunmayı bıraktığında. Çünkü bazen insanın kendine anlattığı en büyük yalan, “Ben zaten haklıydım” cümlesidir. Oysa haklılık çoğu zaman egonun son sığınağıdır. Gerçek farkındalık ise tarafları değil, frekansları görmeye başladığında gelir.
Ve belki de insanın özgürlüğü tam burada başlıyordur:
Kendi karanlığını başkasının yüzüne sürmeden yaşayabildiği yerde.