BİZDEN ÖNCEKİ ŞEY
kim olduğunu hatırla, ruhunu hatırla, teki hatırla, kabul etmeyi hatırla, sevginin yüceliğini hatırla. gerçek sandığın paradigmaların arasında titreşiminin uymadığı yerlerde kendini unutma artık. gerçek aradığın şey bir insanın poz’ları ve dışsal yükümlülüklerini çözmek olmasın. önce kendini çöz, iyiliğini çöz.
çünkü insan bazen anlamaya çalışırken kendinden çok uzaklaşıyor. neden böyle yaptı, neden bunu söyledi, neden sustu, neden kalmadı, neden sevdiği halde sevgisinin arkasında duramadı diye düşünürken bir bakıyorsun bütün zihnin başka bir insanın içinde yaşamaya başlamış. kendi evini terk etmişsin de onun zihninde sana ait bir oda arıyorsun.
belki de her şeyi anlamak zorunda değilsin. bazı şeylerin cevabı gerçekten yok. bazı insanların kendileriyle olan meselesini sen ne kadar düşünürsen düşün çözemezsin. sevgini daha anlaşılır hale getirerek, daha az isteyerek, daha çok bekleyerek, daha sessiz olarak da çözemezsin. çünkü sana ait olmayan bir düğümü kendi ellerinle açmaya çalışıyorsun.
ve insan en çok burada yoruluyor: kendini sevilmeye uygun bir şekle sokmaya çalışırken.
oysa sevgi bana artık başka bir şey gibi geliyor. birini elde etmekten, yanında tutmaktan, bir şeyin adını koymaktan çok daha büyük. bazen sevmek bir insanın hayatında kalmak, bazen gitmesine izin vermek, bazen de bütün o karmaşanın ortasında kendini terk etmemek.
belki kabul etmek de budur. olanı güzel bulmak değil. canını acıtan şeyi kutsamak hiç değil. sadece karşındaki gerçeği, olmasını istediğin şeye dönüştürmeden görebilmek.
“bu şu an böyle.”
ne kadar basit bir cümle. ama insanın içinde yıllardır savaşan kaç şeyi susturabiliyor.
gerçeklikle savaşmayı bıraktığında tuhaf bir alan açılıyor. orada artık sürekli bir şeyleri düzeltmen gerekmiyor. birinin seni seçmesini sağlaman, kendini ispatlaman, geleceği kontrol etmen gerekmiyor. ilk kez enerjin sana geri dönüyor.
ve belki bütün mesele de bu: kendine geri dönmek.
başkasının gözündeki haline değil. senden beklenen haline değil. korkularının seni küçülttüğü haline hiç değil. henüz kimse sana kim olman gerektiğini söylemeden önceki yere.
orada hâlâ bir şey var. çok sessiz ama çok canlı.
sen.
kendine döndükçe, yıllardır “ben” sandığın şeyin ne kadarının gerçekten sen olmadığını görmeye başlıyorsun. sana öğretilmiş korkular, ailenden kalan cümleler, başkalarının beklentileri, terk edilmemek için geliştirdiğin davranışlar, sevilmek için küçülttüğün tarafların, güçlü görünmek için susturduğun yerlerin… hepsini üst üste koymuş ve adına “ben” demişsin.
oysa ruhsal yolculuk kendini bulmak değil belki de; kendin sandığın şeyleri kaybetmek.
bu yüzden uyanış her zaman güzel hissettirmiyor. bazen ölüm gibi geliyor. çünkü gerçekten de bir şey ölüyor: kontrol eden sen, her şeyin nedenini bilmek isteyen sen, geleceği garanti altına almaya çalışan sen, sevilmek için kendini değiştiren sen. birer birer çözülüyor.
ego buna kayıp diyor. ruh ise alan.
hayatından çıkan her şeyin bıraktığı boşluğu hemen doldurmak zorunda değilsin. biz sessizlikten korktuğumuz için boşluğu eksiklik sanıyoruz. hemen içine bir insan, bir hedef, bir aşk, bir başarı, bir sonraki plan koyuyoruz. yeter ki kendimizle baş başa kalmayalım.
çünkü orada sorular değişiyor. hiçbir şey başarmadığında kimsin? kimse seni istemediğinde, alkışlamadığında, üretmediğinde? birinin sevgilisi, çocuğu, arkadaşı, kurtarıcısı, arzusu olmadığında? bütün sıfatları üzerinden çıkardığında geriye ne kalıyor?
belki korktuğumuz soru bu. çünkü cevap bir isim, meslek ya da karakter özelliği değil. geriye varlığın kalıyor. ve varlık kendini kanıtlamıyor. bir ağaç var olmak için izin istemiyor, deniz yeterince deniz olup olmadığını düşünmüyor, gökyüzü güzel görünmediği için utanmıyor. biz ise var olmayı hak etmek için bütün bir hayat boyunca bir şey olmaya çalışıyoruz.
belki bizi yoran hayat değil. sürekli biri olmaya çalışmak.
sonra teslimiyet geliyor. “ne olursa olsun” demek değil bu. teslimiyet, hayatla yaptığın gizli pazarlığı bitirmek.
“bunu yaparsam beni sevecek.” “iyi biri olursam başıma kötü bir şey gelmeyecek.” “çok seversem terk edilmeyeceğim.” “doğru kararları verirsem acı çekmeyeceğim.”
hayat sana bunların hiçbirini vaat etmedi. iyi olabilirsin ve kaybedebilirsin. çok sevebilirsin ve karşılığını alamayabilirsin. doğru olanı yapıp yanlış anlaşılabilirsin. birine bütün kalbinle sarılıp bir gün ona veda edebilirsin.
bu, yaşadığın şeyi değersiz yapmaz. hayat bir ödül-ceza sistemi değil. sevgi de sözleşme değil.
ölüm fikri bizi belki de bu yüzden bu kadar çıplak bırakıyor. bütün pazarlıkları bozuyor. bir gün son kez bir kahve içeceksin, son kez bir şarkıyı dinleyeceksin, birinin yüzüne son kez bakacaksın, birini son kez öpeceksin ve büyük ihtimalle bunun son olduğunu bilmeyeceksin.
bunu karanlık bulmuyorum artık. aksine hayatı canlı yapan şey bu. sonsuz zamanımız olsaydı hiçbir an kutsal olmazdı. geçicilik belki bir lanet değil, varoluşun her şeye dokunurken bıraktığı imza.
acı geçecek, gençlik geçecek, beden değişecek, aşk biçim değiştirecek, insanlar gelecek ve gidecek, sen değişeceksin. mesele değişen şeylerden sonsuzluk istememek.
buradayken burada olmak.
sahiplik korkudan doğuyor. “benim insanım, benim hayatım, benim geleceğim.” oysa hayat hiçbir zaman bizim değildi. biz onun içindeydik, bir süreliğine.
bunu kabul ettiğinde sevgi küçülmüyor; aksine sahiplikten kurtuluyor. birini seni tamamladığı için değil, var olduğu için seviyorsun. bu devasa, anlaşılmaz varoluşun içinde iki bilincin birbirini bir anlığına görmesi zaten yeterince mucizevi.
neden her güzel şeyden sonsuzluk isteyelim?
bazı insanlar kalmaz ama bu onları yanlış insan yapmaz. bazıları sende bir kapı açar, bazıları bir aynayı kırar, bazıları yıllardır uyuyan bir tarafını uyandırır, bazıları seni kendine geri yollar.
bazı hikâyelerin sonu birlikte yaşlanmak değildir. bazılarının sonu, artık eskisi gibi biri olamamaktır.
sonra “tek” dediğin şeyi başka türlü anlamaya başlıyorsun.
belki kendine dönmek dediğimiz şey yalnızca kişisel bir dönüş değildir. çünkü yeterince derine indiğinde orada yalnızca “sen” kalmıyorsun. sınırlar bulanıklaşıyor. aynı maddeden yapılmış bedenler, aynı dünyadan içilen su, bir zamanlar yıldızların içinde oluşmuş elementlerle kurulmuş kemikler ve bütün bunların içinde birbirinden tamamen ayrı olduğuna inanan milyarlarca küçük “ben”.
belki bütün trajedimiz burada başlıyor: kendimizi bütünden kopmuş sanıyoruz.
sonra bütün hayatımızı o kopuşu kapatmaya çalışarak geçiriyoruz. bir insanla, parayla, başarıyla, inançla, görülmekle. birinin gelip içimizdeki boşluğu kapatmasını bekliyoruz. hep bir şey eksikmiş gibi.
oysa ya boşluk sandığın şey eksiklik değilse? ya yalnızca kendini ayrı görmenin yarattığı mesafeyse?
o zaman sevgi birinin gelip seni tamamlaması olmaktan çıkıyor. çünkü tamamlanacak iki ayrı yarım yok.
belki yalnızca, bir anlığına birbirini tanıyan aynı hayat var.
ve buradan sonra sevgi bir duygudan çok görme biçimine dönüşüyor. bir kedinin güneşte uyumasında, gece eve dönerken yüzüne değen havada, annenin yaşlanan ellerinde, bir yabancının gözlerinde, seni kırmış birinin bile kendi korkularının içinde yaşayan bir insan olduğunu görebildiğin anda.
ama görmek her şeyi kabul etmek değildir. sevmek de herkesi hayatında tutmak değildir. bazen sevgi kapıyı kapatır, bazen “hayır” der, bazen geri dönmez.
sevgi sınırsız olabilir. insanın sınırları olmalı.
ruhsal olgunluk biraz da merhamet ile kendini terk etmeyi birbirinden ayırabilmek.
yeniden doğuş yeni bir insan olmak değildir belki. daha az şey olmaktır. daha az korku, daha az rol, daha az savunma, daha az kontrol, daha az kesinlik. daha fazla bilinmeyen, daha fazla merak, daha fazla şimdi.
ruhun genişlemek için üzerine yeni şeyler eklemene değil, taşıdığın fazlalıkları bırakmana ihtiyaç duyuyor olabilir.
o yüzden her şeyi çözmeye çalışma. bazı şeyleri yaşa, bazı insanları sev, bazılarını bırak. bazı soruların cevabını hiç öğrenme. bazı kapıları kapat ve arkalarında ne olduğunu bilmeden yaşamaya devam et.
hayatının her parçasını anlamlı bir hikâyeye dönüştürmek zorunda değilsin. hayat sana açıklanmak için verilmedi belki. deneyimlenmek için verildi.
ve bütün bu gürültünün içinden geçip kendine ulaştığında büyük bir cevap bulmayabilirsin. belki yalnızca sessizlik olacak. ama bu kez sessizlik seni korkutmayacak.
çünkü anlayacaksın:
aradığın yere gelmedin; zaten oradaydın. aradığın sevgiyi bulmadın; zaten onun içindeydin. bütünlüğün sana geri verilmedi; hiç parçalanmamıştın. yalnızca bir süre kendini ayrı sandın.
şimdi hatırla. kim olduğunu değil yalnızca, ne olduğunu hatırla. burada ne kadar kısa kaldığını, sevdiğin herkesin de kısa süreliğine burada olduğunu hatırla.
ellerini biraz gevşet. kalbini değil.
kalbin açık kalsın ama ellerin de açık olsun; geleni karşılayacak, gideni bırakacak, hiçbirini sahiplenmeden sevecek ve bütün bunların ortasında kendini terk etmeyecek kadar.
hayatı tutmak zorunda değilsin. zaten tutamazsın. ama içinden geçebilirsin. uyanık. kalbin açık. ellerin açık.
sonunda hiçbir şeyi yanında götüremeyeceksen, belki mesele neye sahip olduğun değildi hiçbir zaman.
buradayken ne kadarını gerçekten gördüğün, ne kadarına gerçekten dokunduğun ve ne kadarını korkmadan sevdiğindi.
