İntihar Eden Tanrı
Tanrı, insanların onu artık fark etmediğini ilk başta bir sorun olarak görmedi. Zaten uzun zamandır hedefi buydu: dünyanın kendi kendine işleyebilmesi. Acının azalması, çatışmaların seyrekleşmesi, hayatın daha öngörülebilir hâle gelmesi. İnsanlar güvenliydi. Hayatta kalmak artık bir mesele değildi.
Başta bu bir başarıydı.
Şehirler düzenliydi, ilişkiler daha az yıpratıcıydı, kayıplar istatistiksel olarak düşüktü. Kimse büyük felaketler yaşamıyordu. Büyük sevinçler de yoktu ama buna kimse takılmıyordu. Tanrı, uzun süre bunu denge sandı.
Sonra küçük şeyler dikkatini çekmeye başladı.
İnsanlar artık tartışmıyordu, sadece fikir değiştiriyordu. Kırılmıyorlardı, uyum sağlıyorlardı. Ayrılıklar dramatik değildi; gerekçeliydi. Kimse büyük hatalar yapmıyor, kimse büyük bedeller ödemiyordu. Hayat, pürüzsüz bir yüzey gibi akıyordu.
Tanrı insanların arasına karışmayı severdi. Onları izlerdi. Bir parkta yan yana oturup telefonlarına bakan çiftleri, aynı kelimelerle kurulan cümleleri, aynı tepkilerle verilen kararları. Her şey olması gerektiği gibiydi ama tanıdık değildi. İnsanlar yaşıyordu ama sanki kendi hayatlarını yaşamıyorlardı.
Bir gün, eski bir mahallede yürürken bir kadının evine takıldı gözü. Camı çatlamıştı, kapısı zor kapanıyordu. Kadın mutfakta çay demliyordu. Çayı fazla koymuştu. Tanrı bunu fark etti. Eskiden böyle durumlarda müdahale ederdi. Küçük bir ayarlama, küçük bir düzeltme.
Bu kez yapmadı.
Kadın çayı içti, yüzünü buruşturdu. Sonra gülümsedi. O gülümseme tanrıyı durdurdu. Çünkü o an, ilk kez uzun zamandır görmediği bir şeye tanık oldu: hatadan doğan bir an. Planlanmamış, düzeltilmemiş, izin verilmiş bir an.
Tanrı geriye baktı. Ne zaman başladı bu sessizlik? Ne zaman insanlar daha az bağırmaya, ama daha çok susmaya başladı? Ne zaman hayaller makul, aşklar risksiz, hayat bu kadar kontrollü oldu?
İnsanları korurken onları incelmiş bir fanusun içine aldığını fark etti. Kimse kırılmıyordu ama kimse gerçekten temas da etmiyordu. Acı yoktu ama anlam da zayıflamıştı. Tanrı iyilikten vazgeçmemişti, ama iyiliği yanlış tanımladığını anladı.
İyiliği, acının yokluğu sandı. Oysa acı, insanın kendine temas ettiği yerdi. Hatalar, pişmanlıklar, yanlış seçimler… Bunlar silindikçe insanlar daha huzurlu değil, daha silik hâle gelmişti.
Tanrı eski anılara baktı. Düzgün olmayanlara. Yarım kalanlara. Yanlış kararlarla dolu olanlara. İnsanların en çok oralarda insan olduğunu gördü. Mantıksız, tutarsız, riskli yerlerde.
Ve kendine ilk kez şu soruyu sordu: “Ben burada neyi koruyorum?”
Eğer kalırsa dünya daha güvenli olacaktı. Ama daha cansız. Eğer giderse insanlar yine düşecekti, yine canları yanacaktı. Ama bu düşüşler onlara ait olacaktı. Anlam da orada yeniden filizlenebilirdi.
Tanrılar genelde insanlardan fedakârlık ister. Bu tanrı farklı bir şey yaptı. Kendinden vazgeçti.
Bir sabah artık yoktu. Gökyüzü yıkılmadı. Denizler taşmadı. Kimse bir mucize beklemediği için yokluğu hemen fark edilmedi bile. Ama zamanla küçük şeyler geri gelmeye başladı. Tartışmalar. Yanlış kararlar. Kırılgan sevinçler. Gereksiz riskler.
İnsanlık yeniden hata yapmaya başladı.
Tanrı ölmedi. Tanrı olmayı bıraktı. Ve belki de ilk kez, dünya gerçekten yaşamaya başladı.

